Taşla deniz doldurulmaz..
Çok az şey vardır ki insanı cinsel açlık kadar mutsuz etsin.
Fiziki açlığın nedeni kıtlık veya parasızlık nedeniyle insanın karnını doyuramamasıdır.
Cinsel açlığı yaratan ise kadın veya erkek darlığı veya parasızlık değildir.
Dünyada milyarlarca kadın ve erkek var.
Ama aynı zamanda milyonlarca, belki milyarlarca insan var ki bastırılmış cinsel arzular, yani cinsel açlık veya tatminsizlik içindedir.
Bu durumdaki insanlar, insanlığın çoğunluğu, şiddete başvurmağa yatkındırlar. Mutsuz, küskün, saldırgan, alkol veya uyuşturucu bağımlısıdırlar. Kadın dövücüsü ve ırza geçicisidirler. Ve bin bir türlü psikozun kurbanıdırlar.
Bahsettiğim hayat zehirleyicilerin oluşmasının nedeni cinsellikle ilgili yasaklardır; yasalar, kurallar, gelenekler, din, aile, çevre ve devlet baskısı.
Bu kısıtlar toplumdan topluma, ülkeden ülkeye değişebilir. Değişmeyen, cinselliğin ilkel kabileler dışında her yerde, insan doğasına ve eğilimlerine ters yasaklarla kuşatılmasıdır.
Ama her zaman böyle değildi.
Bugün mutsuzluk kaynağı olan birçok şey gibi -maaş karşılığında zamanını ve özgürlüğünü satmak mesela- bu da insanın avlanma ve toplamayı bırakıp tarım ve hayvancılığa geçmesiyle başladı.
Sosyolog ve antropologların araştırmaları cinsel zevkten mahrumiyetin, fiziki şiddetin arkasındaki belki de en büyük neden olduğunu gösteriyor.
Elliye yakın ilkel kavimde -yani hayatlarını avcılık ve toplayıcılıkla sürdüren küçük topluluklarda- yapılan araştırmalar hangisinin barışçıl, hangisinin saldırgan olduğunun yüzde yüz cinsellikle bağlantısı bulunduğunu ortaya çıkardı.
Herkesin, cins ve yaş gözetmeksizin cinselliğini özgürce yaşadığı kabileler kesinlikle barışçıl oluyorlar.
Amazon yağmur ormanlarının en ücra köşelerinin birinde yaşayan Pirahãların seks hayatı bu özgürlüğün nasıl bir şey olduğuna iyi bir örnektir.
Pirahãlar arasında otuz yıl yaşayan Amerikalı Daniel Everett’in kitabından özetliyorum:
Bir kadın ve bir erkek aynı kulübede yaşamaya başladılar mı evlenmiş sayılır. Düğün dernek veya başka bir ritüel yoktur.
Evli bir kadın veya erkek bir başkasıyla köyü terk edip ormanda iki - üç gün geçirdikten sonra geri döner ve birlikte yaşamaya başlarsa eski eşlerinden boşanmış addedilir. Eski eşler buna üzülseler de sakin bir biçimde durumu kabullenir.
Şiddete başvurulmaz.
Evlilik öncesinde kız ve oğlanlar keyiflerince birbirleriyle yatarlar. Aynı serbesti evli olmayan yetişkinler için de geçerlidir. Çocuklar da cinselliği araştırmakta hürdür.
Pirahãlarda evlilik vardır ama tek eşlilik yoktur.
Daha çok dolunay gecelerinde yapılan danslara bütün köy katılır. Müzik aletleri yoktur. Eller çırpılır, ayaklar yere vurulur, şarkı söylenir ve dans edilir. O gecelerde, evli ya da bekâr olsun, isteyen istediği ile yatabilir.
Cinsel özgürlükleri nedeniyle köydeki insanların büyük bir bölümü birbiriyle yatmıştır.
Everett’e göre, Pirahã toplumunda şiddet ve saldırganlığa ender rastlanılması ve rastlanıldığı zaman da hiç kimse tarafından hoş görülmemesinin nedeni, birbiriyle yatmanın insanlar arasında yarattığı yakınlıktır.
Atalarımız on binlerce yıl Pirahãlar gibi mutlu ve özgür yaşadılar.
Ardından yerleşik yaşam, tarım ve hayvancılık geldi ve onun ardından da o hayatı düzenlemeyi amaçlayan tek tanrılı dinler. Ve onların getirdiği insan doğasına aykırı cinsel yasaklar ve tabular ve bunların doğurduğu mutsuzluk, kişiler ve toplumlar arası şiddet, bağımlılıklar ve ruhsal sorunlar...
Kurtuluş olacak mı bunlardan? Yoksa şiddet ve mutsuzluk ebediyen insanların kaderi midir?
Not 1: Polonyalı şair Stanislav Lec'in sözleri geliyor aklıma: "Bu gece rüyamda gerçekliği gördüm. Uyandığımdaki halim ne rahatlamaydı ama..."
Not 2: Modern sosyal hayat "iyi insan" olmanın yollarını tıkıyor. Çünkü müthiş egosantrik bireylerin bir arada yalandan geçinip gitmelerinden ibaret....
Geriye ne kalıyor?
İyi insanlar değiliz artık ama iyiliğe inanıyoruz. Bir efsaneye inanır gibi...
Not 3: "Nerede o eski bayramlar!" diyerek sürekli çocukluk anılarımıza takılmak da aldatıyor, yoruyor insanı...
Niye bugün, burada değil de hep başka bir zaman ve yerde arıyoruz bayramı?
Bu soruyla hesaplaşmaya var mıyız?
Çok geç yaşımda anladım, siz geç kalmayın!
Ramazanı hakkıyla geçirdiyseniz, bayram elbet!
Bu günler Ramazanı "yaşayıp" tamamlamış olmanın sevinç, şükür ve tebrik günüdür.
Hiç uzatmanın âlemi yok...
Gerisi hikâye, gerisi tatil...
Not 3: “Peygamberimiz bir konuşmasında kişinin komşusunu tebessümle karşılamasını ‘bir çeşit sadaka’ olarak zikretmiştir. Bu fiil çok küçük bir şey olarak görülebilir, ama her halükârda öfkeye, kötü niyete ve insanlığın karanlık bir yanından zuhur edip dünyayı anlaşmazlık kanı ile kirleten her türlü kötü güce karşı alınmış bir tavırdır. İslam’ın özü ve manası olan Tanrı iradesine teslimiyet sayesinde, aslında olması gerekenin olduğunu ve sonbahar düşen bir yaprak da dahil her şeyin çok bağışlayıcı Yaratan’ın elinde olduğunu kabul etmiş oluyoruz.”
Tanrı'yı Hatırlamak/ Gai Eaton
Not 4: “Zamane meşakkatlerinden şikâyeti bırak. Meşakkat çekmemiş insan, tam ve olgun bir insan değildir. Bilmez misin ki, ırmak suyu başını taşa çarpa çarpa tadını ve lezzetini bulur.”
Kulluk Kitabı/ Muhammed İkbal
Not 5: Yan yana oturuyorlardı, mahzun ve sessizdiler. “Değer mi bunca çileye, acıya, kahra? Sevmek başa bela kardeşim!” dedi sessizliği bozan. “Ne yapayım, ben sevmeyi çok seviyorum!” dedi diğeri sessizliğine geri dönmeden önce.
Not 6: “Bazen içimin faylarının derinden derine kırıldığını hissediyorum” diye yazdı beyaz saçlı adam kara kaplı defterine, “kendimi yokladığımda, esefle, artık böyle şeylerden hasar bile almadığımı görüyorum!”
Not 7: Hükümetin adalet, demokrasi, insan hakları, özgürlük ve erdemden anladığı ile tepki gösteren vatandaşların anladığı birbirinden çok farklıdır. 19 Mart’ta başlayan siyasi gerginliklerin sebebi aslında 19 Mart’taki karar değildir. O karar sadece bardağı taşıran son damladır. Bardak zaten insanların içinde yaşadıkları ekonomik bunalım, eşitsiz gelir dağılımı ve hayat pahalılığı ile, fırsat eşitliğinin azaldığı toplumsal yapı ile, içeride toplumun birbirinden nefret eden birkaç parçaya ayrılmış olmasından kaynaklanan iç gerginliklerle dolmuştu. Buna Hükümetin sert tavrı da eklenince, iki grup arasındaki ahlaki kriz de büyüdü.
Not 8: İnsanlık duygusunu kaybeden bir dijital dünyada ve insanlığını kaybeden kurumsal bir dünyada daha fazla insanlığa ve beşeri bilimlere ihtiyacımızın olduğu kesin. Üniversitelerde bile beşeri bilimler öylesine gözden düşürüldü ki... Edebiyatın ve sanatın hayatımızdaki yeri, bu dijitalleşen dünyada derinliksiz bir şekilde bırakıldı. Eskiden edebiyat eleştirisi alanında pek çok teori geliştirilir ve kıyasıya bir tartışma sürer giderdi.
Sanat, insanın kendi ötesini görmesini ve dünyanın karmaşıklığı içinde farkındalık yaratmada hayati bir öneme sahip. Ama neoliberalizmin neden olduğu insan etkileşimlerinin eksikliği, fiziksel, duygusal ve politik kopukluğu beraberinde getirerek kutuplaşmayı kolaylaştırdı. Müşterek alanlar bu yüzden çok önemliydi. Doğal kaynakların, mekânların, kamu hizmetlerinin, bilgi ve iletişim ağlarının küçük bir azınlık tarafından ele geçirilmesi, bütün bu olumsuz süreçlerin en büyük nedeni.
Not 9: Bayramın ilk akşamı insan içine karıştım, dışarılarda dolaştım.
Otoparkların ağzına kadar dolu olduğu; herkesin akın akın şu kafeye, bu yiyip içme mekanına koşuşturduğu yerlerden geçtim.
Yine aynıydı…
"Görünüyorum, o halde varım" halleri sarmıştı her yanı…
"Bir şey sanılıyorum, o halde başarılıyım" tavırlarından yorulana rastlamadım…
Not 10: "Ne yalan söyleyeyim, ben kendimi çok severim" diyor bir ünlü…
İlgisi yok!
Sevmiyor.
O yüzden kan ter içinde kendini sevdirmeye çalışıyor.
Not 11: Aklı fikri kaçmakta…
Sürekli yolculuklara kaçıyor…
Hobilere kaçıyor…
Yeni tanışıklıkları seviyor, onlara kaçıyor…
Ama sonuç; sıfıra sıfır, elde var sıfır!
Bir türlü anlatamıyorum ona: Kaçışa inanmak, en umarsız yakalanış!
Parmaklıkları çok sağlam…
Not 12: Belli ekipler, belli gruplar, belli dünyalar vardır. Onlar benim söylediğim sözü hiçbir zaman söylemeyeceklerdir: "Modern Türk şiirinin zirvesi Metin Eloğlu'dur." Onlar bu cümleyi söylemeyeceklerdir. Çünkü Metin Eloğlu onların ekibinden değil, o halktan biri.
İsmet Özel
Not 13: Bir kıyımız mı kaldı bu şehirde onu da batır hadi
Çiçeğimizi yol, rüzgarımızı bur, suyumuzu acıt
Gökyüzümüz mü hani nerede? Sahi nerde bizim gökyüzümüz
Hani lokman bulutlarımızda güvercin lekelerimiz?
Gözümüzü körelt hadi içimiz börtsün ellerimizi yırt
Bak ıslağımızda kurudu, kurumuz yamyaş..
Not 14: Tüyü bitmemiş yetimliğimde miydin neydin, oysa babam yine sağ
Ama adın Ayşe'ydi, ya da ayşemayşeydi ki
Seni sırtımda bir küfe ana-kız gibi sevdim
Değdim de denebilir - bakışıyorduk ya -
Kış aksırığı hohlanmış ellerine..
Not 15: Yaşamak istiyorum.
Yaşamak istiyorsun.
Yaşamak istiyor.
Böyle şiir olmaz diyeceksin; biliyorum.
Ama böyle dünya olur mu?
Böyle barış olur mu?
Not 16: İçtikçe içesim geliyor gayri ne bilgi arar ne hüner/ Beni bu rakıyla başbaşa bırakma/ Adam olayım çalışıp para kazanayım/ Beni böyle işsiz güçsüz bırakma/ Beni uslandır, beni yüreklendir/ Beni deli edip bırakma..
Not 17: “Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam; ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.
Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın, ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte, yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.”
(Konstantinos Kavafis/Kent)
Not 18: Şunu biri bana açıklayabilir mi?
Esnaf çalışıyor, işçi çalışıyor, işveren çalışıyor, özel sektörde en üst kademeden en alt kademeye kadar herkes çalışıyor; devlet tayfası neden tatil yapıyor? Mesela PTT Kargo neden kapalı?