Oruç, içimizde batmayan bir ayın geceden gündüze taşınmasıdır..
Çok şükür bir sene daha Ramazan’a ermek nasip oldu. Ramazan demek hele bu zamanda tamamen farklı bir iklime kavuşmak demek. Bu hız çağının; akılsız, merhametsiz akışının dışına yani madde dışı dünyaya adım atmanın mutluluğuna ermek, inanan insan için ne büyük bir lütuftur. Elbette bu erişilen iklimden nasiplenebilmek ve sunulan bu imkânı değerlendirmek için bir çaba göstermek gerekir. Hele bu zamanın çabası her şeyden daha kıymetlidir. Çünkü Müslüman bir zihin için yeniden temizlenme, durulanma ve dahası çelikleşme sürecidir. Bu bizzat fiillerin baş aktör olduğu ve sözlerin pek geride kaldığı kutsal bir dünyanın içinde yaşanan mutlak gerçekliktir. Ramazan, hazır olunan zamanın sorumluluğunu yüklediği için omuzlara nostalji ile kültürel bir algı ile geçiştirilecek bir zaman dilimi değildir.
Bilakis muhataplarından aktif olmalarını ve zamanın sorumluluğunu yüklenmelerini ister. Bu ay da adeta insan kendini yeniler. Zekâ parlar, gönül bağı genişler, dimağlar arınır adeta iç dış temizliği yapılır. Bir bilinç ikamesi yapılır. İnsan yıl boyu tuttuğu paslardan sıyrılır. Adeta yeni doğmuş gibi bir neşe ve coşku içerisinde hayatın içerisine karışır ve de huzur doludur. Merhamet yüklüdür. Sezai Bey’in ifadesi ile “oruç, içimizde batmayan bir ayın geceden gündüze taşınmasıdır." Bütün zaman anlayışına, onun ortaya koyduğu düzene adeta meydan okumadır. Bu bakımdan insanları kendi farkındalıklarına çağıran ve dışarının gürültüsünü aradan çıkararak kendine yönlendirmesi ile adeta insana bahşedilmiş bir şifa kaynağıdır.
Akşam hilali bekleyenlerin camiye koşarak getirdikleri muştudaki berraklığı başka hiçbir müjdeyi taşıyanlarda göremezsiniz. İçinde davet, içinde bağışlanma arzusu ve yeniden kendi olabilme umudu taşır. Onun için eskiler hep Ramazan’a kavuşmak için dua ve temenni de bulunurlardı. Zaman geçtikçe bu istemdeki hasreti, kavuşmadaki vuslatı, içindeyken verilen kıymeti ve ayrılırken duyulan hüznü daha iyi idrak edebiliyoruz.
Ramazan bütün haşmeti ile yeryüzünü sarıp sarmalıyor. Doğudan batıya her yerde kendine erdiriyor. Mübarek iklimi her şeyin üstünü örtüyor ve bizi bize rağmen çekip alıyor. Bize bu dünyadaki varlık nedenimizi kavratıyor. Bu kavrayışla Ramazan’ın hepimize hayırlar getirmesini diliyoruz. O hayırlardan bol bol nasiplenmeyi arzu ediyoruz. Rabbim Ramazan’a erenlerden hakki ile idrak edenlerden eylesin.
Barınma Krizi ve İnside Job:
ABD’de 2008 mortgage ve bankacılık krizini hazırlayan en önemli faktörlerden biri, Clinton ve Bush yönetimlerinin Glass-Steagall Yasası’nı yürürlükten kaldırmasıydı. Bu yasayla birlikte yatırım bankaları ve ticari bankalar arasındaki duvarlar yıkıldı; finansal piyasalarda riskli spekülasyonlara kapı aralandı. Benzer şekilde, Türkiye’de de ekonomik karar alma süreçlerinin liyakatten uzaklaşması, inşaat sektörüne yönelik denetimlerin gevşetilmesi ve ihale süreçlerinin şeffaflıktan yoksun hale gelmesi, ekonomik krizin tohumlarını attı. Özellikle Kamu İhale Kanunu’nun defalarca değiştirilmesi, büyük projelerin belirli şirketlere adrese teslim verilmesi, piyasada rekabeti ve kaliteyi düşürdü.
ABD’deki kriz sırasında, finans devlerinin riskleri nasıl gizlediğini ve yatırımcılara pembe tablolar sunduğunu “Inside Job” adlı belgesel bize gösterdi. Türkiye’de de ekonomi yönetimi, “Türkiye Ekonomi Modeli” gibi süslü kavramlarla kötüye giden ekonomiyi perdelemeye çalıştı. Ancak bu illüzyon, enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığını düşünen halkın market raflarında yaşadığı gerçeklikle hızla dağıldı.
2021 sonunda uygulamaya alınan Kur Korumalı Mevduat (KKM), döviz kurlarındaki sert yükselişi durdurma bahanesiyle sunulsa da gerçekte ekonomik çarkların arasına sıkışmış halkı değil, yine büyük sermaye sahiplerini kurtardı.
ABD’de bankalar batarken milyarlarca dolarlık kurtarma paketleriyle ödüllendirilen CEO’lar gibi, Türkiye’de de KKM’den kazanç sağlayanlar yalnızca ekonomik ayrıcalıklara sahip olanlardı. Hazine’nin ve Merkez Bankası’nın kasasından çıkan milyarlarca liralık fark ödemeleri, toplumun sırtına yeni vergiler ve daha derin bir yoksulluk olarak yansıdı. Bu palyatif çözüm, ekonomik yangına benzin dökmek gibiydi ve bugün, KKM’nin kaldırılmaya çalışılması, aslında sürdürülemeyen bu illüzyonun sonu anlamına geliyor.
Belgeselde, ABD hükümetinin finansal kurumlara milyarlarca dolarlık kurtarma paketleri sunarken, halkı borç batağına sürüklemesini izlerken hissettiğimiz öfke, KKM'nin de benzer şekilde zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir yapmasıyla tekrar canlanıyor. Tıpkı ABD’de regülasyonların finans sektörünü kontrol edemez hale gelmesi gibi, Türkiye’de de Merkez Bankası bağımsızlığını kaybederek piyasa gerçeklerinden uzaklaştı. Başkanların sıkça değiştirilmesi, para politikalarının siyasi talimatlarla belirlenmesi ve enflasyonla mücadelede kredibilite kaybı, ekonomik güveni yerle bir etti.
Ferguson’un belgeselinde, ekonomik kuruluşların özgül ağırlığının ve siyasi söylemler uğruna ekonomi politikalarının ne denli anlaşılamaz hamlelerle yönlendirildiğini izleriz. Türkiye’de de benzer bir tablo, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını yitirmesi ve rasyonel para politikalarından kopulmasıyla karşımıza çıkıyor. Dünyada merkez bankaları enflasyonla mücadele etmek için faiz artırırken, Türkiye faiz indirerek enflasyonu kontrol altına alacağını iddia etti. Ancak sonuç ortada… TL’nin değer kaybı, eriyen maaşlar, marketlerde her gün değişen etiketler ve geleceğe dair umutlarını yitiren milyonlar… “Inside Job”da ABD'li vatandaşların yaşadığı ekonomik yıkım, Türkiye’de benzer bir ekonomik trajedinin habercisi gibi.
ABD’de kriz sonrası evsizler ordusu hızla büyümüş, aileler mortgage borçlarını ödeyemedikleri için sokaklara düşmüş ve milyonlarca kişi orta sınıf yaşam standartlarından yoksulluk sınırına itilmişti. Bugün Türkiye’de de benzer ve belki de daha derin bir sosyoekonomik çöküşün izleri belirginleşiyor. Özellikle barınma ciddi sıkıntı, kiralar uçuk vaziyette.
Kiraların asgari ücreti geçtiği bir ülkede, bırakın ev sahibi olmayı, kirada oturmak bile lüks haline geldi. Marketlerde torbası boş dönen anneler, üniversite diplomasıyla iş bulamayan gençler ve yardımlarla yaşamaya mahkûm edilen yaşlılar... Türkiye, kendi “Inside Job” hikâyesini yazmaya çoktan başladı bile.
Elbette durumu sadece barınma krizi üzerinden değerlendirmek kolaycılık olacaktır zira Ekonomi bilimi domino taşı gibidir ve işler bir yerden çözülmeye ve yıkılmaya başladığında bu diğer ekonomik başlıkları da tetikleyecektir. Örneğin bugün halkın alım gücünün düşmesi ve gıda ürünlerine gelen fahiş zamlar bunun ispatı. Marketlerde temel gıda ürünlerine ulaşmak bile artık büyük bir maliyet gerektiriyor. İnsanlar daha önce alışveriş arabalarını doldururken, şimdi taneyle sebze meyve alma dönemine geçtiler. Resmi işsizlik oranları ne kadar düşük gösterilmeye çalışılsa da gerçek işsizlik ve gizli işsizlik oranları ciddi boyutlarda. Özellikle genç işsizlik, geleceğe dair umutları tüketiyor. ABD’de kriz sonrasında sosyal yardım başvuruları rekor kırmıştı. Türkiye’de de sosyal yardımlar bir yaşam biçimi haline geldi. Ancak bu yardımlar, sürdürülebilir değil; devlet kaynaklarının tükenmesiyle birlikte daha derin bir yoksulluk döngüsü baş gösterebilir.
ABD’de kriz sonrası genç nesil büyük borç yükleriyle boğuşurken, Türkiye’de de gençler geleceği yurt dışında arıyor. Beyin göçü, ülkenin hem ekonomik hem de entelektüel sermayesini tüketiyor. Ekonomik sıkıntılar, toplumda kutuplaşmayı ve gerginliği artırıyor. Özellikle adaletsiz gelir dağılımı, “zengin daha zengin, fakir daha fakir” olgusunu güçlendiriyor. ABD’de kriz sonrası intihar vakaları artmış, insanlar yaşama tutunmakta zorlanmıştı. Türkiye’de de ekonomik krizle birlikte antidepresan kullanımı ve psikolojik destek arayışı hızla yükseliyor.
Charles Ferguson’un belgeseli, ABD’de sistemin krizden hiçbir ders almadığını ve hatta krizden sorumlu olanların ödüllendirildiğini vurguluyordu. Türkiye’de de KKM’den nemalananlar, düşük faiz politikasıyla ucuz krediye ulaşanlar ve inşaat balonunu şişirenler, ekonomik çöküşten en az etkilenenler arasında. Eğer ekonomi politikaları, bilimsel gerçeklikten uzaklaşırsa, eğer rasyonel para politikaları yerine siyasi inatlar belirleyici olursa, ekonomik krizlerin kaçınılmazlığı da aynı oranda artar.
Türkiye’nin “inşaat balonu” ve KKM gibi palyatif çözümlerle yarattığı yapay büyüme, bugün halkı ağır bir ekonomik krizle yüz yüze bırakmış durumda. Eğer ekonomi yönetimi, çağdaş ekonomi biliminin rehberliğine geri dönmezse, gelecekte “Inside Job” benzeri bir belgeselde, Türkiye’nin ekonomik hataları da dünya çapında bir ibret hikayesi olarak anlatılabilir.
Son söz: Her ayın başında kira ödüyorsak özgür irade yoktur..
Aforizma: Herkesin koltuğu vatanı olmuş..
Dua: Rabbimiz, bizi; şüphelere değil hakikate tutunan, tüketim çılgınlığına değil infaka koşan, sessizliğe değil hakka ses olan, sabırsızlığa değil tevekküle sarılan kullarından eylesin. Çünkü hüsran, seyirci kalanların kaderi… Kurtuluş ise zamanın rüzgarına meydan okuyanların.
Ustalara saygı: Tek çıkar yol gerçekdışına sığınmaktır, eğer gerçekleri onarmak elinden gelemiyorsa... (N. GOGOL / Bir Delinin Hatıra Defteri)
Realite: 'Mutlak tutarlılık' demişti Aldous Huxley, 'ancak ölülerde olur'. Fazla tutarlılık farklı durumları aynı görmeyi beraberinde getirebilir.
Aforizma: Allah değişmeyecek şeyleri değiştirmeye kadirdir.
Özdeyiş: Allah katında bir çocuğun duası, lüks bir arabanın anahtarından daha değerlidir.
Hakikat: yaşamı boyunca herkes 'birini' bulur, ama 'birbirini' bulmak çok az insana nasip olur.
tüm aşklara ve âşıklara selam olsun!
ne derler kafasını bırakıp sevmenin ve sevilmenin tadını çıkarın, çünkü en güçlü ve en zayıf yanımızdır aşk!
Kulağa küpe: Yaşadığınız binanın dış cephesinin boyaları az biraz dökülmüşse, bina sakinlerinin bu durumu arada bir gündeme getirmesi ama buna rağmen bu nahoş görüntüyü ortadan kaldırmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaması çok da şaşılacak bir şey değildir.
Ama yaşadığınız bina tel tel dökülüyorsa, demirler kolonlardan dışarı fırlamışsa, bina her geçen gün daha bir yan yatmaya başlamışsa insanların bas bas bağırmasını, derhal bir önlem almasını kısacası çok daha radikal tepkiler göstermesini beklersiniz.
Radikal tepkilerin olması gereken bir ortamda insanlar sorunu sadece konuşarak geçiştiriyorlarsa eğer orada bir problem var demektir. Olumsuz tablonun muhatabı olan insanlar son derece kötü bir imtihan veriyor demektir.
Tadımlık: Solmasa dünyada güzeller solmaz, bu dünya fanidir kimseye kalmaz..... Tabip olmayana yaramizi sardırdık azdırdık tüm yaralarımızı be gönül....
Not 1: Dünya iyiyle kötünün arasında bir yerde ama günü geldiğinde iyilerden taraf olacak.
Not 2: “Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm.”
(Karacaoğlan)
Not 3: “cesur ve onurlu diyecekler/hâlbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara/işime yaramıyor
rençberlerin o rahat/ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda/bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.”
(İsmet Özel/Mataramda tuzlu su)
Not 4: “bütün incinmişlerin toplandığı o aynada yüzüm
baktıkça bir kuyudan duyulacak kadar yaşım
uykusuz kalmış bir peygamberin sesiyle dünya
kendi uzağında bir mezar yeri ararsın”
(Güven Adıgüzel)
Not 5: 3 meslek mensubunun parası iyi olmalı, demiş bir güzel insan. Haklı tabi ama.. Olsa dükkan senin değerli abim. Ağaları ancak doyurabiliyoruz.. Gene saydığın 3 meslek grubu iyi kötü geçiniyor. Hele bir de eşleri meslektaşları ise.. Bir de orta ve alt gelirleri düşün..
Not 6: Kaymakam Mustafa Akgül
Hizmet için düştü yola,
Adaletle doldu kola,
Halkın sesi, halkın eli,
Önder oldu her bir kula.
Gündüz gece durmaz çalışır,
Millet için yollar aşılır,
Kalbi temiz, yüzü aydın,
Adı hep saygı ile anılır.
Adaletten şaşmaz yolu,
Sevgiyle yoğrulmuş dolu,
Bir şehir, bir ilçe değil,
Gönüllerde tahtı dolu.
Halkın derdi onun derdi,
Sevgi ile kurdu yerdi,
Kaymakam Mustafa Akgül,
Hep iz bırakıp giderdi.
Not 7: Havayla temas ettiğinde bozulan öyle kıymetli sözler var ki; ancak içinde saklı tutabilirsen koruyabilirsin onları!
Not 8: İsmet Özel’in ‘Taşları Yemek Yasak’ isimli kitabından insanlığımızın yitik yanlarına ilişkin keskin uçlu bir tespit: “Yaşadığımız dünyada sözlerin teminatı yok, çünkü sözlerin bizi insan ettiği veya insanlıktan çıkardığı konusunda bilgilerimizi kaybettik ve kaybetmekteyiz. Kaldı ki insan kalmak, insan vasıflarına hassasiyet göstermek anlamlı şeyler midir günümüzde?”
Bir toplumda çürüme halinin tehlikeli bir raddeye geldiğini, herkesin suçlu yaftasını telaşla başkalarının boynuna asmaya çalışmasından anlayabilir ve teşhis edebiliriz. Böyle bir arızanın, böyle akut bir hastalık halinin, o toplumdaki herkes kendi kendisiyle yüzleşmeden tedavi edilebilmesi mümkün değildir
Psikiyatrinin konusu olabilecek kimi klinik durumların dışındaki bütün kötülükler, kendilerini kayıtsız şartsız haklı görenlerce işlenir.
Not 9: Unutmak için, temize çekmek için bir imkân gibi görünür ya her yanı kaplayan beyazlık...
Ahmet Muhip Dıranas şu dizeleri boşuna kaleme almamıştır. "Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır- tek, tenha- bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak için ey kış/ Büyük yalnızlığını dünyanın."
Not 10: Bazen anahtar
Masalın suyuna değil
Gerçeğin suyuna düşer
Ve
Bozulur uyum
Kelimelerle Kelimelerin karşıladıkları
arasında..
Not 11: Ben o gün, içinde okyanuslar biriktiren birinin kıyısının olmadığını gördüm.
Not 12: Heybende muhabbet varsa, yollar sana revan olur.
Not 13: Feridüddin Attar’ın (ks) ‘Mantıku’t-Tayr’ından bir kıssa : “Düşmanlarına üstün gelen yürekli yiğit bir adam vardı. Beş yıl boyunca bir kadına âşık oldu. Ancak âşık olduğu güzel kadının gözünde tırnak ucu kadar bir ak vardı. Adam kadına bakmaya doyamıyordu, ama bir türlü kadının gözündeki akı da görmüyordu. Öyle aşıktı ki kendinden geçmişti. Bu halde sevgilinin gözündeki ayıptan haberi olur muydu? Bir müddet sonra adamın aşkı azaldı ve kadının gözündeki akı gördü, ona dedi ki: “Gözündeki bu ak da ne zaman ortaya çıktı?” Kadın dedi ki: “Bana olan aşkın azalmaya başladığı zaman.”
Not 14: Halihazırda ülkemizdeki üniversite eğitimi sistemimiz konunun muhatabı olan herkesin bas bas bağırmasını gerektiren bir hal almış vaziyette. Ama her nedense ortaya konan tepkiler yıkılmaya yüz tutmuş binanın sakinlerindense, boyası dökülen binanın sakinlerinin gösterdiği seviyede kalıyor.
Oysa o eşik çoktan aşıldı. Üniversiteler sadece bir şeylerin yolunda gitmediği, birtakım ufak tefek problemlerin vücut bulduğu, eğitim kalitesinin tolere edilebilir bir düzeyde düşüş yaşadığı yerler değil artık.
Üniversiteler, niçin orada olduğunun farkında bile olmayan, sıfır motivasyonla eğitimine devam eden, mezun olduğunda eğitim gördüğü alanda istihdam edilemeyeceğinden neredeyse emin olan, tüm bu sebeplerden dolayı da fakülteye adım attığı günkü bilgi, birikim ve donanımının üzerine hiçbir şey koyamayan yüzbinlerce öğrenci ile dolu.
Eğitim sözcüğüyle yakından uzaktan ilgisi olan herhangi bir kimsenin kolaylıkla kestirebileceği bir şekilde motivasyon nitelikli bir eğitimin olmazsa olmazıdır. Üniversite öğrencileri için motivasyonun en temel karşılığı ise istihdam edilmek, aldığı eğitimin maddi bir karşılığının olacağını, ona daha nitelikli bir yaşam sunacağını bilmektir.
Kendilerinden önce aynı bölümden mezun olanların akıbetini, üstüne bir de dehşet verici seviyede acımasız istatistikleri gören öğrenciler henüz fakülte sıralarına oturmadan eğitim süreçlerinde en çok ihtiyaç duyacakları faktörden, motivasyondan, mahrum kalıyorlar.
Alacağı diplomanın istihdam edilme sürecinde bir faydasını göremeyeceğine kanaat getiren bir bireyi nitelikli bir eğitim alması gerektiği yönde ikna edebileceğiniz, yok denecek seviyeye inmiş motivasyonunu tekrardan canlandırabileceğiniz bir argüman ise bulunmamaktadır.
Nasıl ki bir hastaya “2 ay sonra öleceksin ama…” ile başlayan bir cümle kurduğunuzda “ama”dan sonrası onun için hiçbir şey ifade etmeyecekse, “Bu diplomanın iş bulma noktasında sana bir yararı olmayacak ama…” ile başlayan bir cümle de bir üniversite öğrencisi için tamamen anlamsız, gerçeklikten uzak bir söylem olacaktır.
Kısacası öğrencilerimiz bir şekilde üniversiteye adım atıyorlar, çoğunlukla bir şekilde mezun da oluyorlar ama -yüksek ihtimalle- motivasyon eksikliği sebebi, nitelikli eğitim alamama sonucu ile alanlarının uzmanı olamıyorlar.
Gelinen seviye itibariyle şunu kabul etmek zorundayız ki; ülkemizdeki üniversitelerin çok büyük bir çoğunluğu beklenen düzeyde bir işlev görmüyor. Bireye, topluma, ülkeye herhangi bir getirisi olmayan onlarca üniversitemiz, yüzlerce fakültemiz var.
Faydası olmayan bir kurumun tolere edilebileceği tek senaryo ise bahsi geçen kurumun aynı zamanda herhangi bir götürüsünün de olmadığıdır.
Öyle mi, peki?
Ne yazık ki değil!
Bir şey kazandırmamaları başlı başına büyük bir problem olan üniversiteler aynı zamanda çok şey götürüyor, çok şey kaybettiriyor.
Milyonlarca gencin yılları, umutları, yaşam sevinçleri yok pahasına uçup gidiyor. Seksen beş milyonun vergileriyle bir araya getirilen devasa kaynaklar boşa akıp gidiyor.
Not 15: Kiracılara "Otoparklar ev sahiplerinindir" diyerek otoparkı kullanmalarını engelleyen apartman ve site yönetimleri ortaya çıkmaya başlamış...
Ortak karar alınıp kiracılara "Apartmandaki daireyi kiralayıp oturabilir ama apartmanın otoparkını kullanamazsın" deniyormuş...
Otomobile icat edildiği zamanlar "şeytan arabası" deniyormuş ya...
Esas şeytanlık bizim onlara ayılıp bayılmamızdaymış meğer!
Sonunda böyle anlaşmazlıklar çıkacağı belliydi.
Gayrimenkul hukuku uzmanları da bu yeni gelişme karşısında diyorlar ki:
"Apartman veya site yönetimleri toplanıp kiracıların hakkını engelleyen özel düzenlemeler yapamazlar. Hukuki süreçte kiracı kazanır."
Yahu biraz insan olsak yetmez miydi?
Sonuç?
"Bir apartman yönetimi böyle karar alırsa, bu açık biçimde kanuna aykırıdır ve kiracılar iptali için mahkemelere başvurabilir."
Vah ki ne vah!
Aklın, izanın gayet yalın biçimde işaret ettiği doğru tutumlar için mahkemelere başvurmak nasıl da umut kırıcı!
Not 16: Şimdiki zamanın bizi hangi geleceğe götürdüğünü bilmezsek, şimdiki zamanın iyi ya da kötü olduğunu nasıl söyleyebilir, nasıl onu benimseyebiliriz? (MILAN KUNDERA / Bilmemek)
Not 17: İnsanın önemli anlarda dilsizleşen bir filozof olduğunu keşfetmesinden daha korkunç bir şey olamaz. O zaman hiç durmadan gitmek, gitmek için şiddetli bir arzu duyuyorum; oysa biliyorum ki göçebelik hayatı da sadece bir yanılsama. Bütün bunlardan geriye kalan, yıpranmış hayallerin hışırtısı; bu hayaller, çok fazla kullanılmış hediye paketi kâğıdı gibi hışırdıyor kafanın içinde..
Not 18: Ve görmeden baktığım sokağa hâkim penceremden dışarı sarktığımda, kendimi birden, kurusun diye pencerelere asılan, sonra orada unutulup yavaş yavaş buruşan, sonunda da asıldığı yeri kirleten yaş bir toz bezi gibi hissettim.
Not 19: Güzellik için kurulan bütün bu tezgahların, insanları doğal haliyle güzel olmadıklarına inandırarak işe koyuluyor. Güzellik tarifleri yapıyor ve dayatıyorlar bu standartları insanlara. Bu standartlara uygun hale gelmeyen hiç kimsenin kendini güzel hissetmesine, dolayısıyla kendinden mutlu olmasına izin vermiyorlar. Ellerindeki medyatik imkanlarla bunu sosyal hayatın sorgulanamaz bir kriteri haline getiriyorlar. Kitleler halinde o imkanların peşine düşüyoruz ve gece gündüz çalışarak kazanabildiğimiz sınırlı gelirlerin çok önemli bir parçasını bu yapay güzellikler için harcıyoruz. Durma noktası olmayan bir sürükleniş hali bu, tüketici bir döngü!
Not 20: Gönlünde güzellik bulamayan kendini kandıracak bir ayna arar!
Not 21: Bugün cuma namazında hutbede büyücülük, sihirbazlık anlatılırken yanımdaki zat cep telefonundan döviz, borsa fiyatlarını kontrol edip, twitter haber akışına bakıyordu. Bu tweet de bu kadar olsun. Anlayana...
Not 22: ABD'de gerçek enflasyon kaç? Fed M2 para arzı 2000 yılında 4 trilyon $ imiş. Şu an bu rakam 21,5 trilyon $. Yani 25 yılda 5 kattan fazla artış var. Zaten benim 2000'lerin başında ABD'de 600$'a oturulan evin kirası şu an 2200$. ABD resmi enflasyon verileri hayal ürünü.
Not 23: Şimdi de Türkiye’deki enflasyona gelelim. Ocaktan şubata M2 para arzındaki artış %2,8. Yani şubat enflasyonu da yaklaşık %3 gibi oluşacak. Bunlar aylık bazda korkunç yüksek rakamlar. Enflasyonun yıllık %24'e düşmesi için bu saatten sonra mucize gerekecek.
Bu işin sonu bence yine faiz artışıyla sonuçlanacak. 500 bp faiz indirimi hataydı. Yanlış hesap Bağdat'tan döner. Enflasyon düşmeden faiz düşemez. Millet yine stokçuluğa başladı. Önce onların bir canı yanacak. Ancak ondan sonra faiz inebilir.
Not 24: Paranın insanı soysuzlaştırması. Her şeyi para olmuş dünyalıların. Ancak bir Nuh tufanı temizler bu pisliği. İnsanlıkmış vicdanmış hak getire. İt ürür kervan yürür diyorlar. Dinleri imanları para olmuş insansı tiplerin ABD'yi yönetmesi içler acısı. Bakalım bu kervan nereye gidecek! Batsın bu dünya.. İyi insanlar güzel atlara binip gitmişler hakikaten..
Not 25: Artık, pek çok iş DANIŞMANLIĞA dönüşecek.
YAPAY ZEKANIN veremediğini vermeniz lazım.
Bunu yapamayacaksanız, boşa DİPLOMA almayın.
Çünkü, özel sektörde MEMURİYET bitiyor.
MEMUR KAFALAR için çok kötü bir çağ.
Not 26: Ekşi'de mükemmel bir tespit okudum;
"Artık FULL STACK olmayan herkes bitecek! YAPAY ZEKA varken, hala FULL STACK olamıyorsan, seni kimse çalıştırmayacak! Artık, tek kişilik YAZILIM EKİPLERİ olacak!"
Çok çok doğru.
Tek bir kişi, normalde 100 kişilik ekibin yaptığını yapacak.
Not 27: MATBAA ne ise, YAPAY ZEKA da o'dur.
Muhtemelen Türkiye'de YAPAY ZEKAYI engellemek için 40 takla atacaklar.
Muhasebeciler, Avukatlar...vb. hep ayaklanacaklar ve YAPAY ZEKA ile hizmet almayı yasaklatmak isteyecekler.
Not 28: İnsanın ruhsal zenginliği; biriktirdiği anılar ve dostlar, anlatabildiği hikâyeler, öğrenmeye açıklık ve merakla gelen gelişimidir.
O zenginlik, ruhun en karanlık gecesinde dahi ışıldayan mücevherdir.
Not 29: ‘İnsanlar içinde kendini bilenler şu üç kişidir: Rüzgarı bile incitmeyenler, kendi adlarını söylemekten utananlar, Allah'ın emaneti olan insanlara katı katı gözlerle bakmayanlar.’
Nurettin Topçu
Not 30: anladığım kadarıyla tüm muhalif belediyelerde yolsuzluk var, teröre destek var, sahtecilik var, ama iktidarın belediyelerinde en küçük bir yolsuzluk, haksızlık, hukuksuzluk ve şaibe yok. hepsi pırıl pırıl, hepsi sütten çıkmış ak kaşık kadar temiz. gurur duyuyorum iktidarımızla!
Not 31: yeterince manipülasyon ve dezenformasyon yokmuş gibi bir de yapay zeka çıktı başımıza. bir aptal yapay zekayla oluşturulmuş bir görsel paylaşıyor, binlerce kişi bunun üzerinden bir yargıya varıyor, kırk akıllı durumu açıklığa kavuşturamıyor. yapay zekanın da içine etti bu millet.
Not 32: kitap paylaşımlarını beğendiğim için sürekli kitap paylaşımları çıkıyor karşıma ve herkesin kitap okuduğu sanrısına kapılıyorum. hayatın algoritması da böyle. camiye gidince herkesi camide, meyhaneye gidince herkesi meyhanede zannediyorsun. ortamını sen belirliyorsun biraz da.
Not 33: Ahenkle doğanlar ahenkle ölürler..